Çarşamba, Şubat 20, 2013

Devriktabure

Bir kaç damla. İkiden az birden fazla. Göz bebekleri büyüdü. 

Boş tabure.

“Kırmızı, sarı, yeşil, mavi duvarkağıtları bütünleşti. Dört duvar ortasına bir masa attılar dört ayaklı, tahta oymalı, Victoria döneminden kalma, eskice.
Kağıt oynadılar saatlerce.”

Boylu boyunca üzerinde olduğumu bildiğim, vücudumun açıkta kalan yerlerini kaşındıran kırmızı halıydım. Üzerimdeki ben dokularımdan süzüldü, içime eridi damla damla. Hücrelerini hapsettim desenlerime
damarlarında akan şarap rengi  kanı içtim.
Fondip.

Odayı –neredeyse- aydınlatan loş sarı lamba her geçen saniye uzaklaştı.
UZAKLAŞTI
Uzaklaştı

uzaklaştı.

uzak..

uz.
.
ufukta belli belirsiz bir nokta halini aldığında yer kabuğunun katmanları arasında gidip geliyordum nefes nefese.

Ruhum uzun, kirli tırnaklarını derime geçirdiğinde şehvetle;
Önce sarsıldı.
Titreyerek izledim vahşeti.
Göğüs kafesimi parçalayıp göğe yükselişini.
Çarmıha gerilmiş.  Avuç içlerinden çivilenmiş.

Şimdi
Odanın çıplak duvarları arasında bir senfoniydi yankılanan.
Her notasından farklı bir koku çıkan
 Tam şu cümleyi kurduğum saniyelerdi eve t “şu cümle” demiştim. Çürük yumurta kokusu burnuma gelen. İçi yeşillenmiş akı sarıya dönmüş paslı bir yumurta.

Ruhuma dokundum, müziğini kokladım
“Uyandığımda”
tavanda asılı bir bedendim.
Düğümü yanlış atılmış bir iple boynu sayılı yerlerinden kırılmış soğuk bir ceset.

“ Kırkbeş dakika ölümü bekledi
titredi ayakparmakları morarana kadar.
Yılların eskitemediği ahşap evin tavanı bile dayanamamıştı ruhunun çığlıklar atan ağırlığına, gözlerini yummuş, birkaç tahta parçası biraz sıva bir de değersiz bir insan müsvettesiyle bırakmıştı kendini kırmızı halı kaplı zemine.

Kimse ağlamadı arkasından”

Birden fazla ikiden az birkaç damla, kurumuş mermer kaplı zeminde.

                                                                                               şarkısı