Pazar, Aralık 29, 2013

öbürleri hep çirkin

hayatımı radikal kararlar almak adına sıkıntılar çekerek -sancılı bir düşünme sürecidir bu- bu tür kararlar alarak ve genellikle kararlarıma sadık kalmayarak ardından da bu sadakatsizliğime hayıflanarak tüketiyorum. kendi başıma kendi adıma verdiğim kararlara bile itaat edemiyorum. başıma buyrukluk doğamda var yani, sanki. öyle sanıyorum.

az önce bunu düşündüğümden uyuyamadım ve kalkıp odanın içinde dolandım.  sonra yapacak bir şey bulamayıp geri yatağa döndüm. bir sürü bir sürü yeni karar alıp tekrar en sıradan olanına yani okul-ev paraleline dönüp orada kısılı kalmak gibiydi bu. hayat akışımın biraz önce yaptığım gibi kalkıp, dolanıp, tekrar en başa dönmekten ibaret olması tuhaf.

sanırım bünyem yenilikleri kaldıramıyor. ya da yeni bir şeyin sıradanlaşacak kadar tekrar etmesine izin vermiyor ve kendini kapatıyor.

bir süre evin içinde emekli albaycılık oynamak güzeldi. ayvalı ıhlamur yapıp köşemde kitap okumak ve zil çaldığı halde kapıyı açmamak. aslında zil hiç çalmadı. insanlar geleceklerini birkaç saat öncesinde haber verip kapıya geldiklerinde aramayı tercih ettiklerinden hiç o hep tatmak istediğim davetsiz misafir mutluluğunu bana yaşatmadılar. hiçbir şey anlık değil, her şey belirli bir plan ve nizam dahilinde ilerliyor ve bundan hoşnut değilim.

bu şekilde haftalarca uyuyan adamı oynadım. Stephan'a -kanepem- uzanıp bazen kitap bile okumadan sadece tavanda belirli bir noktaya odaklanarak ve daha sonra odaklandığım noktanın da ötesine odaklanarak hatta odaklanma gerçeğini unutacak kadar derine odaklanarak hareketsizce bekledim.

"dünya yerinden kıpırdamadı ve sen değişmedin. kayıtsızlık seni farklı kılmadı. ölmedin. delirmedin."

yeni bir gün doğuyordu, güneş batıyordu. evimin bitişiğindeki camiden beş vakit ezan sesleri yükseliyordu ve yine gün doğuyordu, gün batıyordu ve yine böyle bir gündü.

sokağa çıkıp aylardır uğramadığım banklardan birine oturdum. her bankın farklı bir hikayesi vardır. bu bank insanları arkasına alıyordu. varlıklarını biliyor ama görmüyorum. görmezlikten geliyorum. masalarına oturuyordum, gülüyorlardı, konuşuyorlardı, küçük hesaplar yapıyorlardı, dinlemiyor, duymuyor, tebessüm ediyordum.

"oturmuş iri yapılı adamlar esrar çekiyorlar, daha bir aydınlık olsun diye içtikleri su sarı topraktan testileri güneşte pişiriyorlar, o adamlar..
geliyor aklıma iri yapılı.
bir testiden soğuk soğuk sular sızdığını bilmesem
güç dayanırım"

bukadar kayıtsızken niçin insanların arasına karışıyorum. neden yürümek için kalabalık caddeleri tercih ediyorum.

"bir korkuyorum yalnız kalmaktan bir korkuyorum. biliyorum sebebini bir bir biliyorum. öyle kolay söylemesi kurtulması öyle kolay
kolaylığından sıkılıyorum, kurtulmak elimden gelmiyor"

turgut abiden satırları kesip biçip kafamda birleştiriyorum. şimdilik sorularımın en kuvvetli cevaplarını onda buluyorum.

neyden kaçtığımı bilmiyorum ama beni neye sürüklediğini çok iyi biliyorum. bu insanlar, bu yüzler, bu yanıp sönen ışıklar, cumartesi ve pazarlar, önümde yampiri, ine çıka giden insanlar.. o masanın çevresinde oturmuş olanları işte o insanlar ve yüzlerinde maskeleri ve bir avuçluk küçük hesapları.

bu yükselip düşmeler.

bir an için aydınlık görüyorum her şeyi,
bir an..

sonra çürük bir yumurta kokusu yayılıyor her şeyden.

hoşlanmıyorum.

Hiç yorum yok: